23 Kasım 2007 Cuma

Hollandalı Turist

Hollandalı bir turist güzel yurdumuzu baştan sona gezmiş ve her yerin adım adım fotografını çekmiş internette yayınlamış.Şu linkten ulaşabilirsiniz.Çok güzel resimler var.

http://www.pbase.com/dosseman/turkce

VERİMLİ DERS ÇALIŞMA YÖNTEMLERİ

Sınava hazırlık sürecini planlı ve verimli değerlendiren öğrenciler doğal olarak amaçlarına ulaşacaklardır. Dileğimiz hepinizin beklentilerinin gerçekleşmesidir. Uzun yıllar boyunca yapılan gözlemler başarısızlığın en önemli nedenlerinden birinin planlı ve düzenli çalışma alışkanlığının eksikliği olduğunu göstermektedir. Bir konuyu öğrenmek ve bilgilerinizi kalıcı hale getirmek ancak bol soru çözmek, tekrar yapmak ye planlı çalışmakla mümkün olacaktır.
Öğrenme Nedir?
Öğrenme, kişinin öğrenme yaşantısı sonucu davranışlarında meydana gelen kalıcı izli davranış değişikliğidir. Tanımdan da anlaşılacağı gibi öğrenmede "davranış değişikliği" vardır. Çalışma sonucunda davranış değişikliği gözlemlenmiyorsa öğrenme gerçekleşmemiş demektir. Öğrenme olumlu yönde olabileceği gibi olumsuz yönde de olabilir. Önemli olan öğrenilen bilgiler arasında bağlantı kurabilmektir.
Öğrenmede "tekrar ve yaşantı" önemli bir rol oynamaktadır. Bireyin öğrenmesini sağlayan kişisel ve çevresel etkenler vardır. Kişisel etkenler yaş, zeka ve genel uyarılmışlık halidir. Zeka ne kadar yüksekse öğrenme o kadar hızlı olur. Düzenli ve bilinçli yapılan tekrarlar ise öğrenmede kalıcılığı sağlar.
Hedefe Ulaşmada Amaç ve Öncelik Belirleme
Etrafınıza dikkatlice baktığınızda, başarılı kişilerin ne yapmak istediğini bilen, hedefini önceden belirleyen ve başaracağına inanan kişiler olduğunu görürsünüz.
Bir şeyi elde etme sürecinde ne istediğini belirlemek yani amaçları oluşturmak ilk adımdır. Amaçları önceden belirleme, kişide ulaşılması gereken bir nokta düşüncesini belirler. Kişi o amaca ulaşmak için çalışır. Kısaca amaç belirleme, çalışmak için itici bir güçtür; çünkü istenilen, varılması gereken bir nokta vardır. Bu noktaya ulaşmaksa ancak çalışmakla olacaktır. O zaman yapılacak iş vakit kaybetmeden çalışmaya başlamaktır. Şu anda biz de hayatımızın en önemli süreçlerinden birine adım atıyoruz. Hedefimize ulaşmamız bu süreci nasıl değerlendireceğimize bağlıdır.
İnsan bir şeyi gerçekten istemeye görsün, hiç bir şey aşılmayacak kadar yüksek değildir.
Hedefe Giden Yolda Etkin Zaman Kullanımı
Nasıl Bakarsan Öyle Görürsün!
Fransa'da, ağır işçilerin işleri hakkında ne düşündüklerini incelemek üzere araştırmayı yürüten bir görevli, bir inşaat alanına gönderilir. Görevli, ilk işçiye yaklaşır ve sorar: "Ne yapıyorsun?"
"Nesin sen, kör mü!" diye öfkeyle bağırır işçi, "Bu parçalanması imkansız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde kalıyorum. Bu çok ağır bir iş, ölümden beter."
Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır. Aynı soruyu sorar: "Ne yapıyorsun?" İşçi cevap verir:
"Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirilebilmeleri için, kullanılabilir şekle getirmeye çalışıyorum. Bu ağır ve bazen de monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli sonuçta bir işim var. Daha kötü de olabilirdi."
Biraz cesaretlenen görevli üçüncü işçiye doğru ilerler. "Ne yapıyorsun?" diye sorar. "Görmüyor musun," der işçi kollarını gökyüzüne kaldırarak, "bir katedral yapıyorum."
Bu hikayenin enteresan tarafı her üç işçinin de aynı işi yapıyor olmaları. Görmeyi seçtiğiniz yol sizin tutumunuza bağlıdır. Bugün hava biraz bulutlu mu yoksa biraz güneşli mi! Güllerin dikeni mi vardır, dikenli dalların gülleri mi! Bardağın yarısı boş mudur, yarısı dolu mu! Yoksa bardak olması gerekenin iki katı büyüklükte mi! Seçim size ait.
Hedefe Ulaşmada Başaracağına İnanmak
Hepimiz hayatımızda yapmış olduğumuz işlerin başarıyla tamamlanmasını isteriz. Kim bir işin başarısızlıkla sonuçlanmasını isteyebilir ki? Özellikle de sonuçlanmasını istediğimiz durum ÖSS/OKS gibi bizim için, ailemiz ve çevremiz için bu denli önem taşıyorsa!
ÖSS/OKS sadece başarılı olmak için hazırlandığımız bir sınav değildir. ÖSS/OKS aynı zamanda gelecekteki yaşam standartlarımızı da belirleyen bir ara aşamadır. Aslında bu ara aşamayı iyi sonuçlandırarak tüm hayatımızda başarılı olmayı da belirliyoruz. Tabi ki bunlara ulaşabilmek için de başarıyı "hedef" olarak belirlememiz ve buna gerçekten inanmamız gerekiyor. Bazen içimizden bir ses bize bunu yapamayacağımızı fısıldar. Bunu duyduğumuzda, hissettiğimizde etkilenebiliriz. Önemli olan bu etkiyi her zaman pozitif yöne çevirmek, hedefimize ulaşmakta araç olarak kullanmaktır.
Olumsuz ifade ya da durum ne olursa olsun; başarılı bir insan olarak bunları değerlendirip hedefe ulaşmak için alternatifler üretmeliyiz. Çünkü başarı için gerekli güç içinizde, o fısıldayan sesin hemen yanı başındadır. Bu gücü harekete geçirmek ise tabi ki sizin elinizde. Kendinize hedefinize ulaşmayı ne kadar istediğinizi sorun. "ÇOK" değil mi? Öyleyse şu egzersizi ses tonunuzu her defasında daha da yükselterek tekrarlayın:
BAŞARACAĞIM! BAŞARACAĞIM! BAŞARACAĞIM! BAŞARACAĞIM! BAŞARACAĞIM! BAŞARACAĞIM! BAŞARACAĞIM!
İçinizdeki gücü hissediyorsunuz değil mi? Tabi ki başarıya ulaşmak sadece bu güçle ve inanmakla olmayacaktır. Bunlar bizim başarıya doğru yürümemizi, adımlarımızı atmamızı sağlayan öğelerdir. Başarıya ulaşmak için hedefe doğru yılmadan, vazgeçmeden yürümemiz adım atmamız gerekecektir. Her adımda, her soruda, her nette hedefimize daha da yaklaşırız. Unutmayın, mermeri delen de suyun gücü değil, sürekliliğidir. Bu yüzden hedefe doğru yürürken "süreklilik" esastır.
Hedefe Ulaşmada Planlı Çalışmak
Eğer siz de "derslerimi yetiştiremiyorum, okul dersleri ile ÖSS/OKS'ye hazırlık bir arada gitmiyor, zaten yazılılar da üst üste geldi, yetişemiyoruuum!!!" diyorsanız, plansız çalışıyorsunuz demektir.
Peki böyle bir sorunu nasıl çözümleyebiliriz? Tabi ki plan yaparak!
Plan, yapılacak işlerin belli bir süre ve düzene sokulmasıdır.Yani hangi derse ne zaman ve ne kadar çalışacağınızı belirlemektir.
Hedefe Ulaşmada Planlı Çalışmayı Engelleyen Etmenler
Bu kadar çalışma yeter. Ben yapamam ki! Bugün çok yorgunum Benim çalışmaya ihtiyacım yok. Bu konu çok zor. Bu konular hayatta lazım olmaz. Bugün zamanım yok.
Yukarıdaki cümlelerden bazıları ya da hepsi sizin de sık sık kullandıklarınız arasındaysa artık plan yapmaya başlamalısınız demektir! İşte size plan yapmanın bazı püf noktaları:
Evinize gittiğinizde kendinize belirli bir zaman dilimi ayırın ve bu süre içerisinde dinlenin. Günlük ders çalışma programı hazırlayın ve hazırlarken şunlara dikkat edin:
Verimli olarak ders çalışabileceğiniz zaman dilimini ve çalışacağınız dersleri belirleyin. Zorlandığınız derslerden çalışmaya başlayın, konsantrasyonunuz daha yüksek olduğundan algılamanızı kolaylaştıracaktır. Çalışırken ders sıralamasının bir sözel bir sayısal olmasına dikkat edin. Böylece beyninizin sözel ve sayısal alanları eşit şekilde çalıştığından daha yüksek verim alacaksınız. Ders çalışırken her 45 dakikada bir 5 dakikalık kontrol tekrarı yapm, 10 dakika dinlenin. 10 dakikalık molalar sırasında zihninizi dinlendirecek faaliyetlerde bulunun ancak televizyondan uzak durun. Çünkü televizyonu açmak, için çok küçük bir enerji yeterlidir ancak kapatmak gerçek bir mücadeleyi gerektirir.
Hedefe Ulaşmada Çalışmaya Başlamak ve Sürdürmek
Dikkatin dağılması sebebiyle çalışma veriminin düşmesi hem ders başında geçen sürenin uzamasına hem de size keyif veren ve dinlenmenizi sağlayan etkinliklere daha az zaman ayırmanıza yol açar. Diğer taraftan dinlendirici etkinliklere zaman ayıramamak da başarının düşmesine neden olur. Bu durumda zihnimizi dağıtacak etkenlerin ne olduğunu bilmeli ve onları ortadan
kaldırmaya çalışmalıyız. Zihnin dağılmasına yol açan iç sebepler hayal kurmak ve endişelere kapılmaktır. Ders çalışırken hayal kurduğunuzu fark ettiğinizde bir an durup ne yapmakta olduğunuzu ve hedefinizi düşünün. Ders çalışırken kurduğunuz hayal hedefinize ulaşmada size ne kadar yardımcı olabilir? ÖSS/OKS'ye hazırlanırken ders çalışmanın yanında kendinize de zaman ayırmalısınız. Önemli olan ders çalışma süresi içinde yalnızca ders çalışmak, eğlence zamanlarında da yalnızca eğlenmektir. Yani yaptığımız etkinliğin planlanan zaman dilimi içinde hakkını vermektir. ÖSS/OKS ye hazırlanırken duyulan bazı endişeler de zihnin dağılmasına yol açar.
Kazanabilecek miyim?
Başarılı olamazsam ailemin yüzüne nasıl bakacağım?
Deneme sınavlarındaki kadar yüksek netler yapamayacağım!
Ben arkadaşlarım kadar hazırlanmadım, onlar kazanacak ben kazanamayacağım!
Sanırım kazanamayacağım!
Bu sınava bir kez daha hazırlanamam!
Zaman çok azaldı, çalışacak çok konu var, hayatta yetişmeyecek!
ÖSS/OKS sürecinde öğrencilerin kimi zaman kendilerini sorgulamaları normaldir. Önemli olan bunları endişe boyutuna getirmemek, bu tür düşüncelerin zihninizi dağıtmasına engel olmaktır. Motivasyonunuzun düştüğünü hissettiğiniz an geleceğinize ve üniversiteye yönelik hayaller kurun. Şu an çalıştığınız konuların sizi hedefinize yaklaştıran bir basamak olduğunu düşünün. Böylece ders çalışmak sizin için daha anlamlı bir hale gelecektir.
Hedefe Ulaşmayı Engelleyen Çevresel Etkenler
Çalışma Odası ve Masası:
Ders çalışma etkinlikleri mümkünse hep aynı ortamda yapılmalıdır. Bu sayede ortam öğrenmeyi tetikleyici bir iç disiplin sağlayacaktır. Masanızdaki dağınıklık dikkatinizin dağılmasına neden olacaktır. Mümkün olduğu kadar düzenli ve iyi ışık alan bir masada çalışın. Çalışma ortamınız sade olmalı poster afiş gibi dikkati dağıtacak unsurlardan arındırılmalıdır. Odanızı sık sık havalandırın, çünkü havadaki oksijenin azalması gerginliğe yol açar ve bu durum baş ağrısı gibi öğrenmeyi güçleştiren bir çok etkenin doğmasına neden olur.
Yatarak ders çalışma:
Dikkat dağınıklığına neden olur. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun ders kitabını alıp şöyle uzanarak çalışmak istemenin tek sonucu vardır: uykuya dalmak veya çalışamayacak kadar gevşemek.. Çünkü uyku ve uyanıklığı sağlayan anatomik yapılar beyin sapındadır. Kas geriliminin belirli bir düzeyde olması uyanıklığı sağlar. Eğer kas gerilimi belirli bir düzeyin altına düşerse beyin sapına gönderilen mesajlar ile uykuyu başlatan maddeler salgılanmaya başlar böylece öğrenmeyi sağlayan dikkatin ön şartı olan uyanıklık bozulmuş olur.
Müzikle ders çalışma:
Araştırmalara göre insan beyni aynı anda birden fazla uyarıcıyı alabilir ancak dikkatini bir tek noktada odaklayabilir. Bu sebeple insanın hem müzik dinleyip hem de ders çalışması olanaksızdır! İnsan ya müzik dinler ya ders çalışır. Bizim önerimiz ders çalışırken müzik dinlememeniz müziği planlarınızı gerçekleştirdikten sonra ödül olarak kullanmanızdır.
Telefon:
Çalışırken aklınıza gelen bir şeyi söylemek veya dersle ilgili bir soruyu yöneltmek için telefon başına gitmek çok sık rastlanılan bir durumdur. Bizim tavsiyemiz ders çalışma seansını tamamlamadan kimseyi aramamanızdır.
Hedefe Ulaşmada Dikkat Toplama Yolları
Verimli ders çalışma için gerekli temel niteliklerden biri de konsantrasyonu sağlamaktır. Ders çalışırken dikkatimizi çalıştığımız konu üzerine yoğunlaştırmalı, bütün enerjimizi çalıştığımız konuya vererek ders çalışmayı öğrenmeliyiz. Konsantrasyon, dikkatin aynı noktaya toplanması, tüm öğrenme mekanizmalarının aynı noktaya yönlendirilmesi, bütün alıcıların öğrenmeye hazır hale getirilerek algının en yüksek performansına ulaşması olduğu için, bu şekilde yapılan bir çalışma çok verimli olacaktır.
Ders çalışırken şu ve benzeri nedenler dikkatinizi dağıtabilir:
1. Duygusal sorunlar
2. Fizyolojik rahatsızlıklar
3. Önemsiz ayrıntılara takılma
4. Öğrenilecek bilgilerin zor ve karmaşık olması
5. Çalışma ortamınızın uygun olmaması
6. Önemsiz bazı sorunların zihninizi oyalaması
Plansız ve düzensiz çalışma
Önemli olan dikkatimizin dağıldığının farkına varıp zihnimizi tekrar çalıştığımız konu üzerine yoğunlaştırabilmektir. Bunun için de aşağıdaki yöntemleri deneyebilirsiniz. Çalışmaya başlamadan önce, kendinize çalışma sonunda gerçekleştireceğiniz bir hedef belirleyin. Çalışılan konuya ilgi ne kadar yüksekse öğrenme o kadar kalıcı olur, bu nedenle yapacağınız çalışmayı sevin. Çalışmalarınızda daha önce hazırlamış olduğunuz plana mutlaka uyun.
Bir konuyu çalışırken okuyun, yazın, anlatın kısacası birden fazla öğrenme etkinliği kullanın. Çalışmaya başlamadan önce iyice dinlenin ve mümkünse planlanan saatler içinde çalışma masanızdan kalkmayın. Başarısızlık korkusunu yenmenin yolu kendine güvenmektir. Kendinize güvenin ve yeterince çalıştığınız takdirde bu sınavı başaracağınızı unutmayın.
Hedefe Ulaşmada Tekrarın Önemi Nasıl Tekrar Yapmalıyız?
Belli bir süre sonunda öğrenilen bilgiler unutulur bu gayet doğaldır. Ancak ÖSS gibi hazırlık aşaması uzun bir süreçte gerçekleşen sınavlarda yapılan periyodik ve bilinçli tekrarlar unutmayı minimal düzeye indirir. Araştırmalar göstermistir ki:
45 dakikalık çalışma sonunda yapılan 5 dakikalık tekrarlar öğrenilen bilgilerin 1 gün, 1 günlük çalışma sonrasında yapılan 10 dakikalık tekrarlar öğrenilen bilgilerin 1 hafta ,1 haftalık çalışma sonunda yapılan 20 dakikalık tekrarlar öğrenilen bilgilerin 1 ay ,1 aylık çalışma sonunda yapılan 30 dakikalık tekrarlar öğrenilen bilgilerin uzun süreli HAFIZADA KALMASINI SAĞLAR!
Yukarıdaki bilgilerden de anlayacağımız gibi sistemli tekrarlar öğrenme, kavrama ve hatırlama konularında birikim sağlar.
Öğrenilen bilginin hatırlanmasını kolaylaştırmak için:
Düzenli tekrar yapın.
Gerekli-gereksiz her şeyi öğrenmek yerine işinize yarayacak bilgileri öğrenin.
Öğrenmeniz bir amaca yönelik olsun.
Öğrenmeye karşı istek duyun.
Somut kavramların soyut kavramlara göre daha kolay öğrenildiğini unutmayın. Öğrendiğiniz bir formülü, ilkeyi soruların çözümünde kullanarak somutlaştırın. Öğrendiğiniz konular arasında bağlantı kurun, birbiriyle ilişkilendirilen konular belleğe daha kolay aktarılır ve hatırlanır.
Öğrenirken alacağınız küçük notlar hatırlamanızı kolaylaştırır.
Bilgiyi ezberlemeyin, yorumlamaya çalışın.
İSOAT
Etkin okuma olarak tanımlayabileceğimiz İSOAT yöntemi 5 adımda gerçekleşir. Bir bilginin öğrenilmesi kadar uzun süreli hafızada saklanabilmesi de önemlidir. Hafızada tutabilmek de düzenli tekrarlar ve öğrenilen bilgiyi anlamlı hale getirmekle mümkün olacaktır.
İSOAT öğrencinin aktif olarak öğrenmesini sağlaması, beyninde soru işaretleri yaratıp cevaplarını bulmaya yönlendirmesi, öğrenilen bilgiyi kullanmasını ve düzenli tekrar yapmasını sağladığı için öğrenme etkinliklerinde kullanılması gereken çok önemli bir yöntemdir. Şimdi bu yöntemin adımlarını tek tek inceleyelim.
Bu adımda yapılması gereken 5 dakikalık bir süre içerisinde konunun ana hatlarını okumak, göz gezdirmektir. Burada önemli olan konunun tamamını değil, başlıklarını, altı çizilen ya da koyu yazılan cümleleri, ana hatları ile okumak resim ya da şemaları gözden geçirmektir.

Bu adımda izle basamağında yaptığınız hızlı okuma verilerine dayanarak konuyla ilgili soru oluşturmak temel amaçtır. Anlatılan ya da okunan bir konuyu anlayabilmek için aklınızda sorular oluşturmanız gerekir. Eğer okuduğunuz metne ilişkin aklınıza soru işaretleri oluşmadıysa yeterince anlayamamışsınız demektir. Bu durumda l.adım olan "izle" basamağına geri dönmelisiniz. Konu başlıkları, benzerlik ve farklılıklar ve konuda geçen tanımlar muhtemel sınav sorularıdır, bu soruları bir kağıda not almanız yerinde olacaktır. Bu adım yaklaşık 5 dakika sürmelidir.

Bu adımda bir önceki "sor" basamağında çıkarmış olduğunuz soruların cevaplarını bulmalı ve bir kağıda not almalısınız. Okumuş olduğunuz konudaki ana fikirlerin, işaret kelimelerin dikkatinizi daha çok çekebilmesi için altını çizin ya da yanlarına bir işaret koyun (küçük bir yıldız, ünlem vb.). Sonuç olarak, her zaman, özetle vb. kelimelerin ardından önemli bir açıklama geleceğini unutmayın. Bu adım çalıştığınız konunun içeriğine göre yaklaşık 20 dakika sürmelidir.
Bu adımda önünüzdeki metne bakmadan "sor" basamağında çıkardığınız sorular ve "oku" basamağında aldığınız notlara dayanarak konuyu sanki karşınızda sizi dinleyen birileri varmış gibi yüksek
sesle anlatın. Öğrenilen bilgilerin yarısından çoğunun ilk bir saatte unutulduğunu göz önüne alırsak "anlat" basamağındaki tekrar, öğrenmenin kalıcı olması için büyük önem taşımaktadır. Bu adımda önünüzdeki kitabı ve aldığınız notları kaldırıp konuyu kendi kendinize anlatmaya çalışın. Unutmayın ki yeterince öğrenmediğiniz bilgileri anlatmanız mümkün değildir. Bu nedenle yapılan tekrarlar varsa, eksiklerinizi görmek ve tamamlamak açısından oldukça önemlidir.
Hedefe Ulaşmak İçin Olumsuz Düşüncelerden Uzaklaşın
ÖSS/OKS'yi kendiniz için bir "olmazsa olmaz" haline getirmek sınav hakkında olumsuz düşüncelere kapılmanıza neden olacaktır. Bu tür düşünceler kendinize olan saygınızı kaybetmenize ve kendinizi değersiz görmenize yol açabilir. Bunun yerine sınavı kazanmanın tek seçeneğiniz ve son şansınız olmadığını kedinize kabul ettirin, doğru olan da budur. Geçmişteki başarısızlıklarınızı değil, başarılarınızı düşünün. Bu size itici bir güç sağlayacaktır. Kendinize güvenin ama bunun için nedenleriniz olması gerektiğini unutmayın!
Başarısızlıklarmıza hayıflanmak yerine nedenlerini bulmaya çalışın. Aynı nedenlerin yeni başarısızlıklara yol açmasına izin vermeyin. Sınav başarınızla kişilik değerinizi eş görmeyin. Unutmayın ki sınavlarda uygulanan kişilik testleri değil, bilgi ve başarı testleridir. OKS / ÖSS ciddi bir hazırlık gerektiren, zaman zaman stresi de beraberinde getirebilecek bir süreçtir. Bazen enerjinizin tükendiğini hissedebilirsiniz. Böyle durumlarda paniğe kapılmayın, çünkü panik sadece öğrenmenizi engeller. Kendinize bu tür endişelerin sadece zaman kaybı olduğunu tekrarlayın ve ders çalışmaya devam edin.



Kaynak:www.okulpdr.net

Çanakkale'yi Geçemeyenlerden Dinleyin

Karşımızdaki bir Türk siperinde silâhın ucuna takılmış beyaz bir iç çamaşırı yukarı kaldırılarak sallandı. Her taraf sessizliğe gömülmüştü. Her iki tarafın siperdekileri silahları üzerine doğrulmuş, dikkatle onu takip ediyordu. Siper ardından iri yapılı bir er yükseldi; Kesin tavırlarla yükselttiği çamaşırı silâhı sipere attı. Kendine güvenen tavırlarla yavaş yavaş yaralıya doğru ilerliyordu. Karşı taraf ve çevresiyle ilgilenmiyor; herkes donup kalmış Türk askerini seyrediyordu. Şaşkınlıktan kurtulabilen askerler Mehmetçiğe nişan almaya çalışıyorlardı. Türk askeri, hiçbir şeye aldırmadan yaralının yanına geldi. Nazik yumuşak hareketlerle yaralının kıyafetini düzeltti . Yaralıyı yerden kaldırdı. Yaralının kolunu omzuna koydu. Yavaş ve emin adımlarla yaralıyı bizim tarafa getirdi. Siperimizin üzerine yavaşça bıraktı, geldiği gibi kendi siperine döndü.
İngiliz siperlerinde şaşkınlık devam ediyordu!
İngiliz komutanı: "Korkak sıçanlar... cesaret örneği görün... Hele bunlarla birlikte aynı cephede savaşmanın tadına doyulmaz... Bu yiğit Türk çocukları keşke dostumuz olsalardı. Bu kahramanlarla savaş değil , dostluk yapmalı... Dostluk."
Bu Türk askerine teşekkür bile edemedik. Savaş alanlarında günlerce bu kahraman Türk askerinin cesareti, güzelliği ve insan sevgisi konuşuldu.
Şimdi okuyacağınız menkıbenin, insanlara çok çekici gelen ve aklınızda kolaylıkla yer eden bir yumuşaklığı ve tatlılığı vardır.
Çanakkale Savaşları'nda, Fransız kuvvetlerine komuta eden General Guro, savaş sırasında bir kolu ile bir bacağının bir kısmını, savaş sırasında bırakarak yurduna dönmüş. Daha sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:
Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için çocuklarınızla daima iftihar edebilirsiniz. Hiç unutmam. Biraz evvel doğa çevremizde en nefis güzellikteydi.
Su çiçekleri, leylaklar, Peygamber çiçekleri, papatyalar bir gökkuşağı âlemi oluşturuyorlardı. Şimdi, savaş sahasında dövüş bitmiş, o güzelim tablo, kan revan içindeydi. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır kayıplar vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutmayacağım. Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk Askeri kendi gömleğini yırtmış, onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtasıyla bir konuşma yaptık: Niçin, öldürmek istediğin askere şimdi yardım ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
Bu Fransız yaralanınca yanıma düştü. Cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi! Anlamadım!.. Ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok! İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün!..
Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı!.. O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşların donduğunu hissettim! Çünkü, Türk askerinin göğsünde, bizim askerinkinden çok daha ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı!..
Az sonra ikisi de öldüler!!!
Aziz okuyucu, sizlere yüzlerce menkıbeden tarayarak sunduğum bu olayların kahramanları bizim canımız, bizim cevherimizdir. Biz onların torunlarıyız. Övünelim, iftihar edelim, çünkü o cevherin damarından geliyoruz.

RENKLERİN ANLATTIKLARI

Cansas Üniversitesi sanat müzesinde bir araştırma için halının altını elektronik bir sistemle donatmışlar, duvar rengini beyaz ve kahverengi olarak değişebilir yapmışlar. Arka fon beyaz kullanıldığında, insanlar üzede yavaş hareket etmiş, daha uzun süre kalıp, daha fazla alanda dolaşmışlar. Arka fon kahverengiye döndüğünde ise, insanlar müzede çok daha hızlı hareket edip, daha az alanda dolaşmış ve müzeyi çok daha kısa sürede terketmişler. O yüzden dünyadaki fast-food restorantların hepsinin sandalyeleri ve masaları Kahverengi, duvar boyaları ise kahverengi-şampanya-pembe karışımıdır. Hiç bir fast-foodcunun duvarını beyaz göremezsiniz.
Londra'daki Mc Donalds'tan, Amerika'dakine kadar duvar resimlerinin hep kahverengi olduğunu görürsünüz. "Çabuk yiyin! Çabuk gidin!" Büronuzda kahverengi mobilyalar kullanmayın! (Çalışanlar uzun kalsın istiyorsanız). Kahverengi aynı zamanda teklifsiz, rahat bir renk olarak kabul edilir. Gazetecilere tavsiye edilecek bir renktir. Karşınızdakinin kendisini resmiyetten uzak daha rahat hissetmesini ve açılmasını sağlar. Örneğin tüm ünlüleri rahatlıkla konuşturmasıyla tanınan, ünlü televizyoncu Larry King, televizyonda her seferinde kahverengi kravatlar ve ceketler giyer. 40'lı yıllardan bu yana Avustralya'da kahverengi üç parça takım elbise üretilmiyor. Batılılar, "You blend in people" diyorlar. Kahverengi toprak rengidir ve diğer insanların arasında kaybolup gidersiniz. İş görüşmelerinde, profesyonel toplantılarda sakın kahverengi giymeyin.
Kırmızı iştahı açar. O yüzden dünyadaki gıda firmalarının hepsinin logosunun kırmızı olduğunu hayretle farkedeceksiniz; Coca Cola, Pizza Hut, TGI Frıday's, Mc Donald's, Ülker, Burger King, Lay's,... bu listeyi binlere çıkarabilirsiniz. Kırmızı tansiyonu yükseltir ve kan akışını hızlandırır. O yüzden gençliğe hitap ürünler de logo ve ürünlerinde kırmızıyı tercih ederler. Levi's, Le coq Sportif, The Little Big, Nike, Puma sizin ve sizin ekleyeceğiniz yüzlercesi. Spor arabalarda da ateş, adrenalin gençlik simgesi kırmızı tercih edilir.
Ford erkekler için ürettiği Mustang'i, içinde sarı tonlar olan bir kırmızıyla satarken, kadınların tercih ettiği Probe'ta mavi ton kullandığı bir kırmızıyı kullanıyor. Çünkü kendine süveter alan kadınların en az yarısının maviyi tercih ettiği biliniyor. İnsanlar kırmızı fonlu mekânlarda zaman kavramını kaybetmeye başlıyorlar ve uykusuzluk yaratabiliyor. Bu yüzden tüm gece kulübü, bar türü yerlerde kırmızı fonlar kullanılır. Zamanı unutun! İştahınız açılsın daha çok için! Uykusuz kalın! Kırmızı doğa içinde en dikkat çekici renklerden birisi olmasına rağmen, yakından kolaylıkla farkedilebilirken, uzaktan daha zor ayırdedilmektedir. O yüzden batıda gökdelenlerin ve yüksek noktaların üzerindeki uçaklar için konulan uyarı ışıkları maviye çevirmişken bu bilgiden yoksun biz, hala ısrarla kırmızı işaret ışıkları kullanmaktayız. Oysa kırmızı uzaktan dikkati çekmez.
Polis otolarının üzerindeki ışıkların yarısı mavi, yarısı kırmızıdır. Bunun nedeni de lambanın kırmızı sayesinde yakından, mavi sayesinde de uzaktan farkedilebilmesidir. Kasaplar, dükkânlarında kırmızıyı kullanırken, yeşili hiç kullanmazlar. Yeşil vejeteryanlığı temsil eder. Yeşil belki de doğanın kendisidir. Yeşil güven verir. O yüzden bankaların logolarında en çok tercih ettikleri iki renkten birisidir. Yatak odası için de rahatlatıcı bir renktir. Yaratıcılığı körükler. Batıda büyük otellerin mutfaklarında, duvar renginin ahçıların yaratıcılığını artırmak için yeşile boyanmaktadır. Hastaneler de logo ve iç dizaynlarında yeşili tercih ederler. Çünkü rahatlatıcı ve sakinleştiricidir. Tabiatı en çok hatırlatan renktir. Yeşil alanlarda insanların daha az mide ağrısı çektikleri tespit edilmiş. Sakız paketlerinde ve sebze satılan yerlerde de yeşil en tercih edilen renktir. Renklerin gözdeki kimi sinir hücrelerini kısa süreli öldürdüğünü gözlemişler.(Burada öldürmeden kastedilen yok etme değil, kısa süreli devre dışı bırakma). Renkler, bakıldığında bu iki tür hücreden birini öldürüyorlar. Kimi renklerin ise bu iki tür hücreyi birden öldürdüğü görülmüş. Yeşil bunlardan bir tanesi. Yeşil uzun süreli bakıldığında gözdeki iki hücreyi birden öldürüyor ve başka tarafa baktığınızda diğer renkleri algılama şansınız yok oluyor. O yüzden yeşil rengin araba göstergelerinde pek kullanılması tavsiye edilmez.(VW Polo, Renault Broadway yeşil göstergelere birer örnek olabilir.) Gece göstergeye baktıktan hemen sonra gözünüzü yola çevirdiğinizde kısa bir süre farklı renkleri algılayamazsınız. Karşıdan gelen farların geçtikten sonra bir süre görmeyle ilgili zorluk çekmemiz de buna bağlanabilir. Bir bilimsel araştırmaya göre insan gözünün mavi ile yeşile uzun süre bakamadığı sonucu ortaya çıkmıştır. Siyah, gücü ve tutkuyu temsil eder. Hırsın da bir ifadesidir. İş görüşmelerinde sorarlar: "Şirketimiz işe başladığınızda size bir araba verecek, ne rengi tercih edersiniz?" 'Siyah' cevabını verirseniz şirket hırslı yükselmeyi isteyen bir eleman geliyor diye düşünür. Bizde ve batıda siyah matemi simgelerken, Japonya'da mutluluğun simgesidir. Fonda kullanıldığında karamsarlığı çağrıştırır. Işığı yok eder. Siyah konsantrasyonu en çok getiren renktir. Einstein konsantre olabilmek için perdeleri siyah, gün ışığı olmayan bir odaya girer ve öyle düşünürmüş. Sigmund Freud Maviyi okyanussal, sakin diye niteler. Faber Birren ise tansiyonu düşürdüğünü söyler. Araplar ise mavi taşların, firuzenin kanın akışını yavaşlattığına inanırlar. Nazar boncuğu o yüzden mavi taşlıdır. Sakinleştirici bir renktir, Batı'da bu sakinleştirici etkisi yüzünden intiharları azaltmak için köprü korkuluklarını maviye boyarlar. Amerika'da bir ilkokulun duvarlarını beyaz ve portakal renginden, maviye çevirmişler, çocukların notlarının yükseldiğini ve yaramazlıklarının azaldığını tespit etmişler. Mavi ve özelikle lacivert kozmik bir renk olarak kabul edilir; sonsuzluğu, otoriteyi ve verimliliği çağrıştırır. O yüzden dünyadaki firmaların yarısından fazlası logolarında maviyi kullanırlar.
Hilton, amblemini sonradan lâciverde çevirirken, insanların kafasında daha büyük bir kuruluş imajı oluşturacağını biliyordu. Aynı şekilde Bili Clinton Büyük Jüri'ye ifade vermesinden önce mavi kravat takarak daha inandırıcı olacağı yönünde danışmanlarınca uyarılmıştır. Bankaların logolarında ve imaj oluşturmada en çok kullandıkları iki renk mavi ve yeşildir. Maviyle büyüklüklerini, yeşille güvenilirliklerini vurgularlar. Yeşil ve mavi sağlamlığın habercisidir.
Mavi, yeme içgüdüsünü azaltan bir renk. O yüzden bu fast-food zincirleri içeride mavi hiçbir şey kullanmazlar. Tüm diyet ürünler mavi yazı ve logo kullanırlar. Süt ve süt ürünleri de sağlıklı şişmanlatıcı olmadıklarını anlatmak için maviyi ve yeşili tercih ederler. Marie Clarie dergisi de yaptığı bir araştırmada ilginç bir şekilde mavi basılan kapaklarının en çok satan sayılar olduğunu tespit etmiş. Mavinin en önemli özelliklerinden birisi de çok uzaklardan farkedilebilmesidir. Portakal rengi, çabuk dikkat çeker. Eğer bir ürün ve markada ise bu ürün herkes için imajını verirsiniz. İnsanlar o kapıdan içeri rahat girebileceklerini hissederler. Portakal rengi bulunduğu grubu sayıca çok gösterir. 1974 dünya kupasında Hollanda milli takımının başında olan Ernst Happell "Bu turuncu formalarla biz sahada rakip takımdan daha fazla sayıda görünüyoruz" demişti. Gerçekten de bayraklarında turuncu renk olmamasına rağmen, kraliyet rengi olduğu için hep portakal rengi formalarıyla sahaya çıkarlar ve televizyon örüntülerinde daha kalabalık görünürlerGri, gözün en rahat ayırdığı algıladığı renklerden biridir. Diplomatik ve ağır bir renktir ama hareketsizliği, yavaşlığı ve ciddiyeti temsil eder. Silahlı Kuvvetlerde her yeri griye boyarız. Kapılar, kaloriferler; Devlette de her şey gridir. Puslu belirsiz bir hava gibi yaratıcılığı öldürdüğü öne sürülür.Bronz, genelinde negatif bir etki yaratır. Tepki almak istediğinizde işe yarar, içki reklamlarında belki biraz da içki rengi ile benzeşmesinden kullanılır. Kimi bankaların yazı karakterlerinde altın-bronz karışımı bir şekil ve rengi kullandığını görürsünüz. Daha çok altın ve parayı çağrıştırır çünkü.
Mor, nevrotik duyguları açığa çıkardığı, insanları bilinç altında korkuttuğu tespit edilen bir renk. Birçok intihar vakasında insanların tüm eşyalarının mor olduğu gözlenmiştir. Pembe giyenlere, hizmetlerinden dolayı ödeme yaparken kendimizi daha rahat hissettiğimizi tespit etmişler. İngiltere'de Boots ve Marks & Spencer (orada gıda da satıyor) mağazalarında tüm tezgahtarlar pembe gömlek giymektedirler. Bir grup deneğe çeşitli renklerdeki kurabiye kutularını gösterip, "Sizce en iyi kurabiyeler hangisinde?" sorusu sorulduğunda çoğunluğun pembe kutuda en lezzetli kurabiyelerin olduğunu düşündükleri görülmüş. O yüzden çikolata ve kurabiye kutuları pembe-eflatun arası bir renkte seçilir.Sarı geçiciliğin ve dikkati çekiciliğin ifadesidir. O yüzden tüm dünyada taksiler sarıdır. Dikkat çeksin ve geçici olduğunu bilsinler diye. Araba kiralama firmaları logolarında hep sarıyı kullanırlar. O yüzden dünyada hiçbir banka ambleminde, bildiğimiz sarıyı kullanmaz. (Portakal ve bronz ya da bakır kimi zaman yer alabilir.) Paranın geçici değil, kalıcı olmasını isterler. "Parayı yatırın ve unutun lütfen" demenin bir yoludur bu. Ülkemizde (belkide tüm dünyada) sarı rengi kullanan tek banka Vakıfbank'tır. Sembolizmde sarı; geçiciliği, ölümü hatırlatır. sarı odalarda çocukların daha çok ağladığı, büyüklerin daha sinirli oldukları tespit edilmiş. İlginçtir bir çok hayvan öfkesini göstermek için kırmızıdan çok sarıyı kullanır. Sinirlendiklerinde renkleri sarıya dönüşür. En az pigmentle yaratılan renk olduğu için tabiatta en çok rastlanan renklerden biridir.
Beyaz istikrarı, devamlılığı ve temizliği simgeler. Beyaz elbiseler sizin temiz olduğunuz imajını verir. İş görüşmelerinde beyaz giymeniz "yavaş ama kalıcı, devamlı bir personel" izlenimi verecektir. Renklerin insan davranışını ve psikolojisini önemli ölçüde etkilediği bugün kesinleşmiştir. Kanada'da bir okulda yapılan deneyde, odaların renk ve ışık düzenlerinin değiştirilmesi ile bazı öğrencilerin zeka düzeylerinin ve disiplin sorunlarının olumlu biçimde etkilendiği tespit edilmiştir. Ancak insan gözünün ışık ve rengi algılayan ağ tabakasının görme sinirleri vasıtasıyla bunu beyne ilettikten sonra beyinde nasıl fizyolojik etkiler yarattığını renkbilimciler henüz açıklayamıyor. Aslında gözümüze gelen görüntü iki çeşit görme hücresi aracılığı ile taranır. Silindir veya çomak şeklinde olanlar ışığı, koni şeklinde olanlar ise rengi algılar. Gözümüzde 7 milyon konik ve 100 milyon kadar silindirik hücre vardır. Renge duyarlı konik hücreler ağ tabakasının ortasında, ışığa duyarlı silindirik hücreler ise kenarında daha yoğundur. Bu nedenle gece gökyüzünde gözümüzün kenarından gördüğümüz bir yıldızı, ona doğrudan bakınca göremeyiz. Çünkü burada ışığa hassas silindirik hücreler daha az olduğundan görüntü kaybolur. Aynı şekilde gözümüzün kenarıyla baktığımız şekillerde renkler kaybolur.
Yapılan deneylerde, pembe renge bakan kişilerin rahatladıkları, kırmızı, turuncu ve sarı gibi sıcak renklere bakanlarda tansiyonun yükseldiği, nabzın ve solunumun hızlandığı, terlemenin çoğaldığı, mavi rengin ise tam tersi etki yarattığı belirlenmiştir. Araştırmalar insanların en çok mavi rengi sevdiklerini, bunu kırmızı ve yeşilin takip ettiğini göstermektedir. Erkekler yeşil, deniz mavisi, turuncu ve koyu mor renkleri tercih ederken, kadınlar firuze yeşili, açık mavi, pembe gibi açık-uçuk renkleri, çocuklar ise mavi, kırmızı, yeşil, sarı ve turuncu gibi canlı renkleri daha çok sevmektedirler. Bir binada sarı renge boyanmış bir tavan, odayı daha yüksek, sarı renkli duvarlar ise daha geniş gösterir. Kliniklerin sıcak renklere boyanması, beyaz rengin hastalarda yarattığı hüzün duygusunu azaltır. Ayaküstü hazır yiyecek satan dükkanların duvarları iştah açtıran portakal rengine boyanırken yarış arabalarında kırmızı veya turuncu-sarı renkler tercih edilir. Aslında bir renk olmayan, daha doğrusu renksizlik olan siyah da makam araçlarının klasik rengidir. Kırmızı renk kan rengidir, asırlar boyu tehlikenin ve tahribatın simgesi olmuştur. Trafik ışıklarında 'dur' sinyali olarak kullanılmasının nedeni de budur. Ameliyathanelerde, bulaşan kan rengini belli etmeyeceği için mantıken kırmızı giysi kullanılması gerekirken, teskin edici mavi ve yeşil renkler tercih edilir.

(Avşarelleri,Avşar Öğretmenler Gurup)
http://groups.google.com.tr/group/avsarelleri/browse_thread/thread/56b79dd4c8e21458?hl=tr

Harflerin Dizilişi

"Bir üvnseritnede ypalaın arşaıtramya gröe, kleimleirn hrfalreiinn hnagi srıdaa yzalıdkılraı ömneli dğeliimş. Öenlmi oaln brincii ve snonucnu hrfain yrenide omlsaımyış. Ardakai hfraliren srısaı krıaışk oslada ouknyuorumş. Çnükü kleimlrei hraf hraf dğeil bri btüün oalark oykuorumuşz.

Paragrafı okuyan kişilerin tamamının kelimeleri doğru okuduğu dikkat çekti.

Faruk MUTLU

TEST ÇÖZME TEKNİKLERİ

TEST ÇÖZME TEKNİKLERİ

Dört şıktan oluşan her sorunun bir doğru cevabı, bir çeldiricisi iki tanede kendi içinde doğru fakat kesinlikle cevap olamayan şıkkı vardır
Deneme sınavlarından bağımsız olarak çözdüğünüz konu testlerinde psikolojik olarak daha rahat olursunuz. Bu yüzden soruları yanıtlarken çok emin olmasanız bile şıklardan birini işaretleme cesaretini gösterirsiniz. Fakat sizleri OKS’ye asıl hazırlayan sorular, çözdüğünüz konu testleridir. Bu nedenle öncelikle işlemediğiniz konuların testlerini önceden kesinlikle çözmeyin. Eğer konu hakkında geniş bilgiye sahip değilseniz iyice öğrendikten sonra konu testini çözün.
Konu testlerini çözerken soru köklerini dikkatle okuyup, yönlendirmeleri iyi takip edin. Çözmeye başladığınız konu testini mutlaka tamamlayın. Yanlışlarınızı doğrulardan ayırt edip, yanlışlarınıza hemen yoğunlaşın. Çünkü yanlışlarınızı biriktirip ileride halletmeyi düşünmeniz, bir süre sonra sorumluluklarınızı artırır. Bu nedenle yaptığınız hataları sıcağı sıcağına görmeli ve çözüm yollarını öğrenmelisiniz.
Eğer çözdüğünüz testleri OKS’den önce bir kez daha çözmeyi düşünürseniz, şimdiden çözerken testleriniz üzerinde çok karalama yapmayın. Hatta cevapları testin üzerine değil de, sayfa kenarına yapın. Böylece ileride bu soruları bir kez daha çözüp, katettiğiniz mesafeyi görürsünüz.
Konu testi çözerken, kesinlikle ders ayırt etmeyin. Her dersin konu testi OKS’den yüksek puanlar almanız için kendi içinde çok önemlidir. Puan değerine bakmadan gerçek sınavda da mutlaka bütün derslerin testlerini çözmelisiniz. Çözeceğiniz testlerdeki bütün sorular OKS tarzında olmayacaktır. Bu durumda da kesinlikle soru ayırt etmeyin. Çünkü çözeceğiniz her soru tipi sizi daha da geliştirecektir.
Dört şıktan oluşan her sorunun bir doğru cevabı, bir çeldiricisi iki tanede kendi içinde doğru fakat kesinlikle cevap olamayan şıkkı vardır. Bu nedenle test sorularını çözerken, okumaya soru kökünden başlamalısınız. Soru sonlarındaki değildir. Olamaz gibi ifadelere dikkat etmelisiniz.
Sonuç olarak test sorularını çözerken;
İşlemediniz konuların testini çözmeyin.
Öğrendiğiniz konu ile ilgili bol bol test çözün.
Yeni öğrendiğiniz konuların testlerini kolay olandan zor olana doğru çözün.
Soru köklerini çok iyi okuyup, soruda ne istenildiğini iyice anlayın.
Soru köklerini okurken olumlu ve olumsuz bildirimlere dikkat edin.
Ders ayırt etmeksizin bütün derslerin konu testlerini çözün.
Deneme Sınavlarında bunlara dikkat edin;
Deneme sınavları sizin kendinizi değerlendirdiğiniz bir alandır. Eksiklerinizi ve yeterliliklerinizi, sınava giren diğer öğrencilere kıyasla durumunuzu göreceğiniz bir sınavdır. Bu nedenle deneme sınavlarını çok önemsemeli ve gereken dikkati göstererek çözmelisiniz.
Deneme sınavlarında öncelikle zamanı etkili kullanmayı öğrenmelisiniz. LGS’ de her soruya ortalama bir dakika süre ayırmalısınız.
Eğer her soruyu verilen bir dakikada çözerseniz kalan dakikalarda cevaplarınızı kontrol edebilirsiniz. Denemelerde zamanınızın yetip yetmediğine dikkat edin. Hangi derse daha fazla zaman ayırıyorsunuz? Hangi tip sorular sizi zorluyor? Dikkat edin.
Deneme sınavlarında testlerin çözüm sırası öğrenciden öğrenciye değişiklik göstermektedir. Önemli olan kendinize uygun sıralamayı bulmanızdır. Girdiğiniz her denemede farklı sıralar izlerseniz, gerçek sınavda karmaşa yaşayabilirsiniz. Bu nedenle kendinize uygun ideal bir test çözüm sıra belirleyin ve sınava kadar o sıraya uygun hareket edin.
Deneme sınavlarında çok etkili bir yol olan Turlama Tekniğini kullanmaya gayret edin. Bu yöntem zamanı etkili kullanmanızı sağlar. Tekniği şöyle uygulayabilirsiniz, “Yanıtlamaya en başarılı olduğunuz dersin sorularından başlayın. Böylece bu testi doğru çözerek moral kazanmış olacaksınız. Her testte aynı zorluk ya da aynı kolaylık dercesine sahip sorular bulunmaz. Turlama tekniği kullanarak zor olduğunu gördüğünüz soruları boş bırakın. Bazı soruların cevabını çok iyi bildiğiniz halde o anda hatırlamayabilirsiniz. Bu soruları işaretleyerek geri dönmek üzere boş bırakın. Geri dönüşler yaptığınızda size mantıklı gelen şıkkı işaretleyebilirsiniz. II. turda, yine kendinizi en başarılı bulduğunuz dersten başlayın. Hiçbir fikrinizin olmadığı soruları tekrar okumayın. Zamanınız kalırsa tekrar dönersiniz. Cevaplayabildiğiniz tüm soruları bittikten sonra kitapçığınızı bir kez daha kontrol edin. Zorlandığınız soruları bir kez daha bakın.
Genel Tavsiyeler
Hiçbir soruya önyargıyla yaklaşmayın. Tüm soruları okuyun ve çözmeye çalışın.
Soru köklerine dikkat edin “değildir”, “olamaz”, “yanlıştır” gibi ifadeleri gözden kaçırmayın.
Zor sorulara geldiğinizde üzerinde fazla vakit kaybetmeyin. Fakat bazen zor ve karmaşık görünen soruların cevaplarının çok basit olabileceğini de unutmayın.
Bazı sorularda, soruda verilenlerden cevaba gidemiyorsanız, şıkları kullanarak cevaba ulaşmaya çalışın.
Cevaplarınızı optik forma geçirirken, bu işlemi soruyu çözdükten hemen sonra yapın. Kitapçığın üzerine yaptıktan sonra cevap anahtarına geçirirken kaydırma yapma ihtimaliniz çok yüksektir.
Bütün şıkları okumadan cevabı işaretlemeyin. Daha doğru bir cevap diğer şıklarda olabilir.
Her testte cevaplayamayacağınız kadar zor olan sorular bulunabilir. Bu tip soruların moralinizi bozmasına izin vermeyin.
Kısa sorular kolay, uzun sorular zordur önyargısıyla soruya yaklaşmayın.
Cevaplandırma işleminiz bittikten sonra işaretleme esnasında kaydırma yapmış olma ihtimaline karşı cevaplarınız bir kez daha kontrol edin.
Hürriyet

22 Kasım 2007 Perşembe

NASIL BİR EĞİTİM

Doç. İbrahim Gezer'in yazısı

NASIL BİR EĞİTİM?..

Bir milleti millet yapan, tarihi, dili, dini ve diğer değerleridir, millet olma vasfını sürdüren ve bu vasıfları geriden gelen kuşaklara aktaran ise eğitim sistemleridir

"Eğitim, okullarda öğretilen her şey unutulduktan sonra geriye kalan şeydir".

Dünyadaki hemen her toplumun toplumsal hafızasında yer etmiş olan meşhur bir hikâye vardır. Anadolu'nun yetiştirdiği evrensel dehalardan biri olan Mevlana da "Divanı Kebir" adlı ünlü eserinde bu hikâyenin kendi dönemindeki bir versiyonu anlatılır.

"Gemi ile seyahat eden ünlü bir dilbilimci, yolda gemici ile sohbet etmektedir. Bir ara dilbilimci gemiciye, "Sen Nahiv (dilbilgisi) bilir misin?" diye sorar; "Hayır" cevabını alınca da, "Ömrünün yarısı boşa gitti" der. Gemicinin kalbi kırılır, kızarır ama susar. Derken fırtına çıkar, gemi bir girdaba yakalanır, girdaptan geminin kurtulamayacağı anlaşılır. Gemici dilbilimciye "Sen yüzme biliyor musun?" diye sorar. Yüzme bilmeyen dilbilimci, yalvaran gözlerle gemiciye bakar ve "Hayır" cevabını verir. Bunun üzerine gemici şöyle der. "Eğer yüzme bilmiyorsan bütün ömrün boşa gitti demektir, çünkü girdaba düşen gemi kurtulamaz".

Sanırım bir eğitim projesinin temel hedefinin çocukları ve gençleri öncelikle hayata hazırlamak ve olgunlaştırmak olması gerektiğini anlatan en güzel anekdotlardan biridir bu hikaye… Üniversiteden mezun olduğu gün girdiği havuzda boğulan, trafik kurallarını bilmediği için bir kazaya kurban giden, güçlü bir kişilik, irade ve sorumluluk eğitimi almadığı için içki ve uyuşturucu komasında ya da kumar masalarında çıkan kavgalarda kaybettiğimiz gencecik insanlar… Sağlıklı hobiler edindiremediğimiz ve boş zaman değerlendirme alışkanlığı kazandıramadığımız için dumanlı kahve köşelerinde, loş ışıklı internet kafelerde ve izbe sokak başlarında çürümeye terk ettiğimiz çocuklarımız, gençlerimiz… Bu ülkenin geleceği… Bu ülkenin çocukları… Bizim çocuklarımız…

Eğitim öncelikle gençlerimizi ve çocuklarımızı hayata hazırlamayı hedeflemelidir. Bu anlamda hayat başarısı okul başarısından daha önemlidir. Çocuklarımıza her şartta ayakta kalmayı, yıkılmamayı, hayata tutunmayı öğretmeliyiz.

Gençlerimizi ve çocuklarımızı hayata hazırlamadan sadece sınavlara hazırlayan eğitim yaklaşımı ülkemizin gençliğini ve geleceğini tehdit eder hale gelmiştir. Önemli oranda ülkemizin ekonomik şartlarından ve ailelerin gelecek kaygısından kaynaklanan bu durum gittikçe çılgın bir yarışa ve çözümsüz bir kısır döngüye dönüşmektedir. Dünyanın en harika varlığı çocuklar üzerinden sürdürülen bu yarış artık sağlıklı, üretken, kendisi ve çevresiyle barışık nesiller yetiştirmenin önündeki en önemli engele dönüşmeye başlamıştır.

Ülkemiz şartları dikkate alındığında bu sorunun kısmi çözümü sınavı, oyunu, eğlenmeyi, duyusal, bedensel ve zihinsel gelişmeyi birlikte önemseyen bir yaklaşımdan geçmektedir. Yani çok yönlü eğitim, çok boyutlu gelişim… Ne hayatı çocuklarımıza zehir edelim, ne de ülkemiz gerçeklerini ve sınavların önemini görmezden gelelim. Aradaki dengeyi kurmak ise elbette ki liyakat ve ehliyet sahibi eğitimcilerin ve sağduyulu ailelerin işi olacaktır.

OKS ya da ÖSS'yi kazansın diye yarışlara koşturduğumuz, bu yüzden de kitap okumaktan, musikiden, resim ve spordan alıkoyduğumuz, üniversiteye gitme şansları baştan yok olmasın diye bir meslek okuluna da göndermediğimiz gençlerin, sınavları kazanan %10 -15'den geriye kalan milyonlarcasının ne olduğu, nereye gittiği, ne iş yaptığı, zamanlarını nasıl değerlendirdikleri, hayatlarını nasıl kazandıkları ve aileleriyle neler yaşadıkları konusunda kimsenin bir fikri var mı? Ya da bununla ilgili bir bilimsel araştırma mevcut mu? Bir mesleği, bir hobisi olmayan, sınavlara koşturmak yüzünden yeterince sosyalleşememiş, girişimcilik yeteneği zayıf yüz binlerce genç insan…

Sonuçta, bu ülkede 400 000 kahvehane, 15 000 meyhane ve 130 kütüphane olmasına sinirlenip, hamasi konuşmalar yapıyoruz. Peki, ne yapsın bu gençler. Kahvehane ve kafeler dururken kütüphaneye niye gitsinler… Oyun ve eğlence dururken bir genç insan niye kitap okusun… Açıktır ki, okumak, araştırmak, ciddi projelerin altına girmek, ülke meselelerine kafa yormak, iradeyi nefse, çalışmayı eğlenmeye tercih etmek ciddi bir irade, kişilik ve bilinç eğitimi gerektirir. Okuma alışkanlığı edinmiş olmayı, bilginin ve bilmenin bilincine varmış olmayı gerektirir. Varlığı ve varoluşu duyumsamış olmayı ve farkındalığı gerektirir. Peki, eğitim sistemimiz mevcut haliyle bunu sağlayabiliyor mu? Kitle iletişim araçlarımız buna destek veriyor mu? Ya da en önemlisi toplumsal kültürümüz bunu özendiriyor mu?

Gençlik, toplumun aynasıdır. Bu aynaya bakarak hem kendimizi hem de geleceğimizin nasıl olacağını görebiliriz. Aynada görülen şey aslında toplumun kendisidir, yansımasıdır. Dolayısıyla sorunu da çözümü de toplumda aramak gerekir. Kişilik sahibi, yetenekli, ailesine, ülkesine ve insanlığa karşı sorumluluklarının farkında gençler, ancak sağlıklı ve nitelikli ortam ve toplumlarda yetişebilir. Günümüzde çocukların ve gençlerin eğitimi ve hayata hazırlanmaları konusu hemen her ülkede tartışılan en önemli konulardan biri haline gelmiş durumdadır. Dahası, bu işin her topluma uyar genel geçer yöntemleri de yoktur.

Toplum olarak, yazılı bir gelenekten ziyade sözlü bir geleneğe sahibiz, konuşmayı, tartışmayı, sohbeti ve şiiri; düşünmeye, okumaya ve yazmaya tercih ediyoruz. Deli olma korkusuyla okuma ve düşünme melekemizi, başımıza iş açma korkusuyla merak duygumuzu ve öğrenme isteğimizi körelten bir toplumsal kültüre sahibiz. Bu kültür, bir deliye kırk gün akıllı diyerek akıllı olmasını değil, bir akıllıya kırk gün deli diyerek deli olmasını sağlamanın yolunu gösteriyor. Üniversitede çok çalışanlarımıza 'inek' diyor, entelektüel bir çaba ve merak içinde olanlarımıza 'entel' ön adlı sıfatlar yakıştırarak alay konusu ediyoruz.

Açıktır ki, böyle bir ortamda ya da bu gibi bir toplumsal formasyonda öğrenme isteği, merak duygusu, okuma alışkanlığı, ilim sevgisi ve analitik düşünme gibi melekelerin gelişmesi oldukça zor olacaktır. Kültürel kodlarında ve tarihsel uygulamalarında bilgi, bilim, eğitim vs konularda önemli verilere sahip olan bir toplumsal yapının böyle bir noktaya evrilmesi ise ayrıca üzücüdür.

Klasik zamanlarda gençleri kuşatan geleneksel yapı ve büyük aile ortamı onlara yaşam içindeki rollerini, nezaket kurallarını ve toplumsal ilişkileri öğretiyordu. Bazı olumsuz tarafları da olmakla birlikte yine de bu yapı gençlerin başıboş yetişmelerini ve savrulmalarını önlüyordu. Fakat ailenin küçüldüğü ve toplumun atomize olduğu modern dönemde bu yapı ortadan kaldırıldı ve yerine yeni bir şey de ikame edilemedi. Örneğin, Anadolu topraklarında neredeyse bin yıl süreyle, gençlerin eğitimi, sorumluluk kazanmaları, bir mesleğe yönlendirilmeleri, usta-çırak modeliyle hayata ve geleceğe hazırlanmaları konularında müthiş bir işlev üstlenmiş olan ahilik sisteminin ortadan kalkması ya da kaldırılmasıyla oluşan boşluk bir türlü doldurulamamıştır.

Günümüz şartları çocukların ve gençlerin var olan çevreye bırakılarak kendi hallerine yetişmelerine müsait olmaktan çıkmış durumdadır. Bu anlamda, insan yetiştiren iklimi bozulmuştur dünyanın… Artık çevremizde, çocukları olumsuz etkileyen şeyler, olumlu etkileyen şeylerden daha fazladır. Böyle bir ortamda kendi haline terk edilen bir çocuk ya da gencin nereye varacağı açıktır. Sorumluluk sahibi, kişilikli ve yetenekli gençler yetiştirmek istiyorsak kesinlikle emek vermeli, zaman ayırmalı, bu iş için kafa yormalı ve ciddi projeler üretmeliyiz. Çocuklarımızı ehliyet ve liyakat sahibi öğretmenlere teslim etmenin yanı sıra anne baba olarak da üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeliyiz.

Eğitimin en önemli amaçlarından biri öğrencilerin potansiyellerini, eğilimlerini yetenek ve kabiliyetlerini belirleyerek, onlara bir "sürekli gelişim" bilinci vermek olmalıdır. Bir eğitim projesinin başarısı insanlara ne kadar şey öğrettiğiyle değil, insanları ne kadar geliştirebildiği, kabiliyet ve potansiyellerini ne kadar ortaya çıkarabildiğiyle ölçülür.

Sözlük ve ansiklopedi kullanmayı alışkanlık haline getiren, bilginin önemine inanan, bilgiye ulaşma yollarını bilen, okuma alışkanlığı edinmiş, ilim sevgisi olan, merak duygusuna sahip, gerektiğinde soran ve sorgulayan, çalışmayı seven ve tüm bunları güzel ahlakla bütünleştirmiş öğrenciler yetiştirmek eğitim sistemimizin ve eğitimcilerin temel hedefi olmalıdır.

Üniversitelisinin bile kendi dilini birkaç yüz kelimeyle konuştuğu, gençliğinin kahır ekseriyetinin, sanat, edebiyat, bilim, müzik, nitelikli okuma, spor, resim vs. alanların hemen hiç birinde bir yetenek sahibi olmadığı ya da en azından hobi düzeyinde ilgilenmediği bir ülkenin gelişmesi, sorunlarını çözmesi, bilim ve teknoloji üretmesi mümkün olmayacaktır. Aksine böyle bir toplum dış müdahalelere ve manipülasyonlara açık hale gelecek ve en kötüsü kendini koruma refleksini kaybedecektir.

Ülkemizin toplumsal özellikleri dikkate alındığında, çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz eğitimin, hoşgörü, demokratik yaklaşım ve biz bilinci kazandırıcı nitelikte olması önem arz etmektedir. Çocuklarımızın ileriki yaşamlarında ailesi, arkadaşları ve içinde yaşadığı toplumla sağlıklı ilişkiler kurmasını, mutlu ve uyumlu bir kişilik oluşturmasını, liderlik özelliklerine sahip bir insan olarak yetişmesini istiyorsak, onları hoşgörülü, demokrat tavırlı ve biz bilincine sahip insanlar olarak yetiştirmeliyiz. Bir insanın çevresinde sevilmesi ve saygı görmesi, saygın ve güvenilir bir kişilik oluşturması her şeyden önce bu özelliklere bağlı olacaktır. Ülkemizin darbelerden, kardeş kavgalarından ve emperyalizmin tuzaklarından beri olması da büyük oranda buna bağlı olacaktır.

Bir milleti millet yapan, tarihi, dili, dini ve diğer değerleridir, millet olma vasfını sürdüren ve bu vasıfları geriden gelen kuşaklara aktaran ise eğitim sistemleridir. Bu yüzden, yetişen çocuklarımızın ve gençlerimizin, millet olarak bizi biz yapan değerleri tanıması, anlaması, özümsemesi, sahip çıkması ve kendilerinden sonra gelecek kuşaklara aktarma bilinciyle yetişmeleri de önemlidir. Bu anlamda, eğitim; bizi biz yapan değerlerimizin sonraki kuşaklara aktarılmasına aracılık da etmelidir. Bu misyon, eğitimin en temel toplumsal ve milli hedefi olmalıdır.

Son olarak, eğitim gençlere küresel kaygıları dikkate almayı ve evrensel boyutta düşünmeyi öğretmelidir. Günümüzün tüm eğitim sistem ve yaklaşımları, hedef aldıkları insanlara bir fert ve toplum üyesi olma bilinci yanı sıra, aynı zamanda insan türünün bir üyesi olduğu bilincini de vermelidir. Yetiştireceğimiz nesiller, artık küresel boyut kazanmış olan, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, gittikçe yaygınlaşan yoksulluk ve açlık, erozyon, ekolojik dengenin bozulması, çevre felaketleri ve daha kötüsü bütün insanlığın nükleer silahlarla yok olma riski gibi tehlikelerin farkında ve bilincinde olarak yetiştirilmelidir.

Dünyanın birçok yerinde yaşanılan, yabancı düşmanlığı, ırkçılık vb sorunların insanların birbirlerini anlamamasından kaynaklandığı dikkate alınarak yetişen nesillere, anlatmaktan çok anlamayı, öğretmekten çok öğrenmeyi, tanımlamaktan çok tanımayı, kanaat sahibi olmaktan çok bilgi sahibi olmayı, başkalarını eleştirmekten çok kendini eleştirmeyi öğretmeliyiz. Çocuklarımıza, farklı renklerin tabiata zenginlik katması misali, çevremizde ve dünyada yaşayan insanlar arasındaki farklılıklarında çevremize ve dünyaya zenginlik kattığı bilincini vermeliyiz. Farklılıkları anlamak, tanımak ve zenginlik olarak görmek, tarih boyunca yüzlerce din, dil, kültür ve medeniyete yataklık yapmış ve bunlardan renkler taşıyan Türkiye gibi bir ülke için daha bir öneme sahip olacaktır.

Son zamanlarda gerçekleştirilen genetik şifre çözüm çalışmaları genlerimizin birbirinden farksızlığını ortaya koydu. İnsanlar yaratıcılık ve üretkenlik yetenekleri bakımından bu kadar çeşitliliğe sahip olmalarına rağmen, insanlık olarak tam bir türsel birliğe sahiptirler. Hepimiz aynı türe ve benzer özelliklere sahibiz. Bu anlamda peygamber sözünde belirtildiği gibi hepimiz bir tarağın dişleri gibiyiz. Hepimiz Hz. Adem'in çocukları olmaktan kaynaklanan bir akrabalığa ve insan olmaktan kaynaklanan ortak bir genetik, beyinsel ve duygusal bir kimliğe sahibiz. "Bir insanı tanımak, bütün insanları tanımak gibidir" sözü bu yüzden söylenmiştir belki de…

Sonuç olarak, bir eğitim projesinin amacı, belirli kalıplar içerisine sıkıştırılmış vatandaşlar yetiştirmek değil, potansiyellerini optimum düzeyde geliştirmiş bilgili, üretken, ülkesini seven, toplumuyla ve toplumsal değerleriyle barışık, fikri, irfanı ve vicdanı hür tam gelişmiş iyi insanlar yetiştirmek olmalıdır. Öğrencilere; ne düşüneceklerinden çok, nasıl düşüneceklerini öğreten; bilgi ezberletmekten çok, bilgiye giden yolları gösteren; cevap vermekten çok, soru sorma yetisi kazandırmayı amaçlayan ve onları çok yönlü ve çok boyutlu olarak geliştiren bir eğitim hedeflenmelidir. "Nasıl bir öğretmen" sorusuyla devam edeceğiz.


ibr_gezer@hotmail.com

NASIL BİR ÖĞRETMEN

Doç. İbrahim Gezer'in yazısı
NASIL BİR ÖĞRETMEN?

Bugün devlet ve okul aileye nispetle çocuklar üzerinde çok daha belirleyicidir. Bu anlamda eğitimle ilgili sorunlarda öncelikle devleti ve yetkilileri sorumlu tutmak ve işin çoğunu devletten ve okulda



"Öğretmenlik, sabır mesleğidir, şikâyet ve tahammülsüzlüğün başladığı yerde öğretmenlik biter" (N. Topçu)

Bilgi üretim hızındaki artış, ezbercililiğe yöneltilen eleştiriler, kurum ya da sistem merkezli yapılar yerine, öğrenci ya da insan merkezli yapılara yönelme, tek tip insan yerine, düşünen, tartışan, üreten insanların yetiştirilmesi yönündeki talepler, insanları, toplumları ve ülkeleri eğitim üzerinde yeniden düşünmeye sevk etmekte ve alternatif eğitim arayışlarına yöneltmektedir. Bu yüzden, Nasıl bir eğitim? Nasıl bir öğretmen? soruları son yıllarda her zamankinden daha çok sorulur olmuştur. Bu kaygılara son zamanlarda medyada öğretmenlerle ilgili ardı ardına çıkan olumsuz haberleri de eklemek gerek…

Öğretmen, bir eğitim projesinin en önemli ve en temel unsurudur. Başarı da başarısızlıkta en temelde öğretmenlik yaklaşımına ve öğretmene atfedilen değere bağlıdır. Günümüzde çocuğun yetiştirilmesinde etki sahibi olma açısından devlet ve okul ailenin çok önüne geçmiş durumdadır. Geçmişte çocukların sosyalleşmesinde ve hayata hazırlanmalarında çok daha etkili olan aile, şimdilerde küçülmüş ve edilgen bir konuma sürüklenmiş çekirdek aile formatıyla bu etkinliğini önemli oranda kaybetmiştir. Oysa devletin ve okulun evrimi bunun tam tersi bir seyir izlemiştir.

Bugün devlet ve okul aileye nispetle çocuklar üzerinde çok daha belirleyicidir. Bu anlamda eğitimle ilgili sorunlarda öncelikle devleti ve yetkilileri sorumlu tutmak ve işin çoğunu devletten ve okuldan beklemek halkımızın en doğal hakkıdır. Merhum N. Topçunun ifadesiyle ruhumuzdaki evrim bakımından hepimiz, ailelerimizin değil, devletin çocuklarıyız.

Yukarıdaki yaklaşımı ve günümüzde olabildiğince uzayan eğitim ve okul süreçlerini dikkate aldığımızda bir çocuğun yetiştirilmesinde okulun ve öğretmenin rolü ve önemi çok daha iyi anlaşılacaktır. Öğretmenin ve öğretmenliğin bu kadar önemli ve belirleyici olması, tüm felsefi sistem ve yaklaşımları kendi eğitim anlayışına uygun bir öğretmen profili tanımlamaya itmiştir.

İdealist felsefe; öğretmenin bilgili, evrensel değerlerle donanmış, dürüst, insanları tanımada uzman, dostça davranan ve öğrencinin merak duygusunu güdüleyen biri olmasını isterken, realizm; öğretmenin, konusunda uzman, evrensel doğruları tam ve kesin olarak bilen ve bu doğruları öğrencilere aktaran akılcı biri olmasını öngörür.

Yine, Naturalistler, öğretmenin bilgi aktaran biri değil, doğal ortamlarda bilgi için fırsat ve imkân yaratan biri olmasını öngörürken Pragmatistler, eğitimin öğrenci merkezli olmasını ve öğretmenin sadece rehberlik yapmasını isterler. Marksist eğitim anlayışına göre ise; öğretmen iyi bir komünist ve iyi bir yurttaş olmalı, öğrencileri sınıf ve okul yönetimine katmalıdır.

Varoluşçulara göre, öğretmen asla öğrencilerin hayatını yönlendirmemeli, bunun yerine hayatın anlamıyla ilgili sorular sorarak, kişinin kendi doğrusunu oluşturması için durum, ortam ve fırsatlar yaratmalıdır. Öğretmen, öğrencilere inandığı prensipleri ve inanma sebeplerini açıklayabilir, ancak asla bunu onlara empoze etmemelidir. Varoluşçu bir öğretmenin temel fonksiyonu, her öğrencinin kendini gerçekleştirme yolculuğunda ona yardımcı olmaktır. İdealize ettikleri öğretmen tipi Sokrat'tır.

Kendi eğitim tarihimizde de birçok eğitimci ve düşünür öğretmenlik konusunda önemli düşünceler ileri sürmüşlerdir.

Eğitim, tıp ve düşünce tarihimizin önemli simalarından İbn-i Sina'ya göre; öğretmen dindar, dürüst, bilgili, insaflı, temiz ve kibar olmalı, çocuk eğitimi ve öğretimini bilmeli, çocukların yeteneklerini tanımalı, onlarla ilgilenmeli, onları yalnız bırakmamalıdır. Öğretmen çocuğa karşı, ne onun küstahlık yapacağı kadar yumuşak ne de soru soramayacağı kadar sert davranmalıdır.

Yaşadığı çağa nispetle oldukça ileri görüşler öne süren bir eğitimcimiz olan, Amasyalı Hüseyinoğlu Ali (Alâeddin Çelebi), öğretmenlerin sabırlı, güler yüzlü, bilgili, dürüst, tecrübeli ve çabuk öfkelenmeyen insanlar olmalarını tavsiye eder. Öğretmenlerin, devlet adamlarına, hâkimlere ve beylere zaaf göstermemelerini, onlara yakın olmamalarını öğütler. Öğretmenin tek işi eğitim öğretim olmalıdır.

Yine, eğitim tarihimizin müstesna simalarından olan Satı Bey (1880-1968), eğitimde esas meselenin muallim (öğretmen) meselesi olduğunu söyler. Toplumda herkesin öğretmenlik yapabileceği görüşüne şiddetle karşı çıkar ve öğretmenliğin özel yeteneklere ve bilgilere dayanan bir meslek olduğunu savunur. Ona göre, "bu gerçeğin anlaşılamaması maarifimizin en büyük yarasıdır".

Satı Bey öğretmenleri bir orduya benzetir ve şöyle der: "Bir ordu ki, harici ve maddi düşmanlara değil, dâhili ve manevi düşmanlara karşı savaş ile görevli! Bir ordu ki, düşmanların en güçlü ve öldürücüsü olan cehaleti imha ile görevli! Milletlerin mukadderatı asıl orduları kadar, hatta ondan daha çok, bu manevi ordularının güç ve faaliyetlerine bağlıdır.". Öğretmen-politika ilişkilerini de ele alıp incelemiş olan Satı Bey'e göre, öğretmenlerin devletin yönetimi ve ulusal çıkarlar konusuna ilgi duymaları doğaldır. Fakat öğretmenler günlük politik dedikodular ile düşmanlık ve kine sebep olan parti çekişmelerinden uzak durmalıdırlar (Akyüz, 1999; Türk Eğitim Tarihi).

Milli şairimiz M. Akif de iyi bir eğitim ve öğretim vermenin iyi muallimlerden geçtiğini söyleyerek, ülkenin içine düştüğü sıkıntıların temel sorumlusu olarak, batının müspet bilimlerini değil de, kötülüklerini alan, dini ve milli değerlerden yoksun, halktan kopmuş aydınları ve bunları yetiştiren öğretmenleri görür. Akif muallimin vasıflarını bir şiirinde şöyle dile getirir.

"Muallimim" diyen olmak gerektir imanlı,
Edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı,
Bu dördü olmadan olmaz; çünkü vazife büyük...

Akif, öğretmenlerle benzer bir görev icra eden vaizlerle ilgili olarak da şunları ifade eder. "Ömründe medrese, mektep görmemiş, üç beş uydurma hadis ile sekiz on anlamsız masaldan başka bilgi sermayesi olmayan ümmi vaizler cami kürsülerine geçeli beri, milletimiz dini umacı gibi hayal etmeye başladı." Milli şairimiz Akif'e hak vermemek mümkün değil... Elifi görse değnek, mimi görse tokmak sanan toprağından ve insanından kopmuş sahte aydınlarla, eliften başka harf, cifr'den başka hesap bilmeyen, çağından ve dünyadan kopmuş sözde âlimler... İşte bu toprakların yüz yıllık trajedisi... Prof. Dr. Kemal Karpat'ın bir söyleşi de çarpıcı bir şekilde tespit ettiği üzere, maalesef bu ülke, son 75 yıllık entelektüel enerjisinin %75'ini her türlü derinlikten uzak bir şekilde ele aldığı din, devlet ve laiklik tartışmalarıyla heba etmiştir.

"Öğretmenlik, sabır mesleğidir, şikâyet ve tahammülsüzlüğün başladığı yerde öğretmenlik biter" diyen N. Topçuya göre, muallimlik sanatı, milletin çocuklarına feda olmasını bilmektir. Bu fedakârlık harpte kanını akıtmaktan daha değerlidir. Topçu da Akif gibi vaiz, hoca ve mevlithanları eleştirir ve onların Allah kelâmını ruhlarına kuvvet kaynağı değil, seslerine sermaye yaptıklarını ileri sürer. Elbette ki Anadolu'nun dört bir köşesinde ağır şartlarda bu ülkenin okullarında ve camilerinde dürüst ve onurlu bir şekilde görev yapan ve insanımızı daha ileri taşımak için çırpınan on binlerce idealist öğretmen ve cami görevlilerimizi bu eleştirilerin dışında tutmak gerekir.

Bu hususta son olarak A. Mithat Efendi'den bir görüş alalım. Ona göre "İyi bir ana baba ve iyi bir eğitimci olmanın ilk şartı, pedagoji ilmini hakkıyla bilmektir. Nasıl ki, bir asker, topografyasını (yüzey şekillerini) bildiği bir arazide daha iyi savaşırsa, çocuğun topografyası sayılacak pedagoji ilmini iyi bilen ana baba ya da eğitimci de, bir cihat olan çocuk eğitiminde daha başarılı olacaktır. Çocuğun topografyasından kasıt, fizyolojik ve psikolojik durumu ile öğrenme mekanizmasıdır" (Akyüz, 1999).

Evet... Nasıl bir öğretmen?

Öğrencilerine sorumluluk bilinci ve düzenli çalışma alışkanlığı kazandıran, bilginin önemini kavratan, sağlıklı hobiler edinmelerine yardımcı olan, onlara özgür düşünme yollarını, dayanışmayı, biz bilincini ve hoşgörüyü öğreten, milli ve manevi dinamiklerimizle onları tahkim eden ve en önemlisi sağlıklı bir kişilik inşa etmelerine yardımcı olan bir öğretmen…

"İki günü birbirine denk geçen ziyandadır" şeklindeki peygamber sözünde en kâmil manasını bulan ya da "Doğmakla meşgul olmayan, ölmekle meşguldür (Cervantes)" özdeyişiyle farklı bir şekilde ifade edilen sürekli gelişim bilincine sahip biri olarak, sürekli kendini yenileyen, okuttuğundan çok okuyan, öğrettiğinden çok öğrenen bir öğretmen…

En azından kendi işine yarayacak kadar felsefeye bulaşmış, sınıfta bir filozof gibi davranan, dersi felsefi bir sempozyuma dönüştüren, tarih, matematik, sosyal bilgiler, hangi dersin öğretmeni olursa olsun, bu dersin aracılığıyla, düşünmeyi, sorgulamayı, neden sonuç ilişkileri arasında muhakeme yapabilmeyi öğrencilerine öğreten ve onlara nitelikli okuma alışkanlığı kazandıran bir öğretmen...

Derse hazırlıklı giren, derse başlamadan önce dersin anlam ve öneminden bahsederek ve bu dersi bilmelerinin onlara neler kazandıracağını ifade ederek onların dikkatini çeken ve ders boyunca bu dikkati canlı tutmayı başaran bir öğretmen…

Konusuna hâkim, sağlam bir bilgi birikimine ve entelektüel alt yapıya sahip, evrensel düşünceye ve demokratik değerlere açık, hoşgörülü, farklılıklara karşı saygılı, rasyonel düşünen, içinde yaşadığı topluma ve toplumsal kültürün gelişmesine katkı sağlamaya çalışan bir öğretmen…

Öğrencilerine "bilgiden çok bilgiye giden yolları; ne düşüneceklerinden çok, nasıl düşüneceklerini; nasıl cevap vereceklerinden çok, nasıl soru soracaklarını" öğreten, öğrenme isteklerini güdüleyen, onların öğretimin sorusu olan "nasıl"dan daha çok, eğitimin sorusu olan "niçin" üzerine yoğunlaşmalarını sağlayan ve onlara kişi ve olaylardan çok olgulardan bahseden bir öğretmen...

Eğitim aşkı, ülke sevgisi ve ideallerinin etkisiyle, bıkmadan usanmadan, yağmur çamur, dere tepe demeden, okul okul, köy köy ülkeyi dolaşmayı göze alabilen, imkânsızlıklar karşısında pes etmeyen ve elinde, eski bir samanlığın okula; sağa sola serpilmiş tahta parçalarının kara tahtaya, kireç taşlarının tebeşire dönüştüğü, ülkemizin meçhul öğretmeni, gizli kahramanı ve sağlıklı bir eğitim sisteminin olmazsa olmaz öğretmen tipi; idealist bir öğretmen...

Bilgi ve hikmet ile öğrencisinin zekâsını işleyen, aşk ile ruhunu olduran, sevgi ile kalbini dolduran, sabır ile iradesini güçlendiren, nezaketiyle ahlakını güzelleştiren, güzel davranış ve örnekliğiyle kişiliğini inşa eden ruh yüksekliğine ve büyük ideallere sahip bir öğretmen...

İşte bu öğretmen, belki rahat ve mutlu değil, ancak kesinlikle anlamlı, saygın ve onurludur. "Malınızdan mülkünüzden vermek gerçekten vermek değildir. Gerçekten vermek kendinizden vermektir" der Lübnanlı düşünür H. Cibran. İşte bunu gerçekleştirendir bu öğretmen... Yorulsa da, tükense de, bir mum gibi erise de kendinden vermeye, etrafını aydınlatmaya devam eder bu öğretmen... Hem de bir karşılık beklemeksizin… Bir vadideki mersin ağacının kokusunu havaya yayması misali...

İşte! Böyle öğretmenler yetiştirmek, dünyanın servetine de mal olsa bundan geri durulmamalıdır. Zira ülkemizin ve çocuklarımızın geleceği önemli oranda bu öğretmenlerin varlığına ve etkinliğine bağlı olacaktır. Fakat açıktır ki böyle öğretmenler ancak, güçlü ve tutarlı bir felsefeye dayanan bir eğitim sistemi, aynı felsefeden beslenen idealist öğretim üyeleri ve tüm bunların gerçekleşmesini teşvik edecek bir toplumsal kültürle mümkün olacaktır.

Tüm olumsuzluklara rağmen ülkemizde binlercesinin var olduğunu bildiğim ve bu toprakların en önemli dinamiklerinden biri olarak gördüğüm idealist öğretmenlerimizin içinde bulunduğu sorunları çözmek, onların daha çok çocuğa, daha çok okula ulaşmalarını sağlamak ve böyle öğretmenlerin sayısını arttırmak bu ülkede iktidar erkini elinde tutanların, milli eğitimin ve üniversitelerin önündeki en önemli görev olmalıdır.

ibr_gezer@hotmail.com